Okur-Yazar

Artık ne düşünebiliyor, ne de düşünebildiğim nadir zamanlarda düşüncelerimi toparlayabiliyorum. Durum böyle olunca kağıda aktarma da söz konusu olamıyor tabii. Oysa eskiden böyle miydi? Düşünebiliyordum ve kağıda aktarabiliyordum bu düşüncelerimi. Organize etmek kısmında yine biraz sabırsız kalabiliyordum, ancak kesinlikle şu anki durumumdan kat be kat iyiydim. Arada geçen zamanda ne oldu bitti de bu hale geldim? Hemen söyleyeyim; son iki senedir herhangi bir şey okuduğum nadirdir. Gazete, dergi, kitap. . . Bu okumama ‘alışkanlığı’ tüm hayatımı öldürdü diyebilirim. Rüya bile görmüyorum artık. Evet ciddiyim. Bunun deneyini dahi yaptım çünkü. Çok uzun süredir rüya görmediğimi fark ettiğimde, bunun nedenini düşünmeye başladım. Teknik sebepleri varsa onları elbette bilemezdim. Ancak bulduklarımdan biri okumamaktı. Okumamanın sebeplerden biri olduğuna gerçekten inandım. Hala da inanıyorum. Bunun üzerine Dost Kitabevi’ne gidip Ursula LeGuin’in Yer Deniz Büyücüsü kitabını aldım ve okumaya başladım. Su gibi gitti kitap. Hatta beni ikincisini almaya itti. Sonuç mu? Rüya görmeye başladım. Kafamı o kadar boş, o kadar besinsiz bırakmışım ki rüyalarım bile tükenmiş. Bir süre sonra kitap bitti tabii. Sonra ikinci kitaba başladım, ancak içimi saran o tembellik beni yine tutup çekti ve kitap yarıda kaldı. Yine rüyasızım o zamandan beri.

Düşünemiyor, daha doğrusu düşüncelerimi organize edemiyor olmam da okumuyor olmamla yakından alakalı sanıyorum. Ancak bir sebebi daha var. Yazmamak. Eskiden –iki yıldan da eski bir zamanda bu sefer- yazardım bol bol. Mektuplar, kısa hikayeler, şiirler, tekerlemeler. . . Muhteşem değillerdi belki ama ifade gücümün giderek geliştiğini kendim bile hissedebiliyordum. Sadece kağıt üzerinde değil, kafamda da gelişiyordu. Daha düzgün, daha düzenli düşünebiliyor, bu yüzden de daha düzgün ve düzenli yazabiliyordum. Oysa şimdi. . . İki satır yazınca sıkılıyorum. Yazdığım o iki satırı da bir şeye benzetemiyorum. Cümleler kırılıyor, dökülüyor. Fakat doğruyu söylemek gerekirse, şu anda bu satırları yazarken ne bir sıkkınlık hissediyorum ne de bir duraksama yaşıyor düşüncelerim. Parmaklarım ve kafam senkronu tutturmuş durumdalar. Bu uyumun daimi olması için de parmaklar ve kafaya bolca antrenman yaptırmak gerekiyor anlaşılan. Gelen ‘ilhamları’ beklemek boş. Zira yazmak, ciddiyetle tekrarlandıkça gelişebilen bir eylem. Öyle çala kalem çiziktirmekle olmuyor. En azından kendi üzerimdeki gözlemim bu yönde. Ha belki bu gelişimin çok ileri safhalarında öyle düzenli antrenmanlara gerek kalmıyordur. O safhadan çok uzağım henüz. Gelebilecek olursam, onu da yazarım.

Son olarak diyeceğim odur ki yeniden okur-yazar olmak vaktidir. Düşüncelerim geri dönemeyecekleri kadar uzaklara kaçmadan önce onları çağırıp beslemek vaktidir.

Yine bir yolculuk. . .

Bir yolculuğa daha çıkıyorum yarın. Bu kez memleketime geri dönüyorum. Ne kadar iyi olacak yaşanacaklar bilemiyorum. Ya da ne kadar kötü. . . Fakat kötü olma olasılığını pek düşünmek istemiyorum. Tek istediğim şu evsizlik hissinden kurtulmak. Geri dönmek beni kurtarmayacak bu histen. Ancak kendime ait bir evim olduğunda kurtulabileceğim. Gerçi belki de taştan topraktan bir evimin olmayışı değildir beni evsiz hissettiren. Belki de içimdeki bir eksikliktir. Eğer öyleyse, nereye gidersem gideyim hep benimle olacak bu his.